1.menu 2.menu 4.menu 6.menu 7.menu 8.menu 5.menu 3.menu    

ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN VE "MODERN" BESİN ELDE ETME YÖNTEMLERİNİN SAĞLIĞIMIZ ÜZERİNDE ETKİLERİ

Bu konuda sayfalar dolusu yazılar yazılmış, çalışmalar yapılmış. Biz burada sadece ufak bir derleme yapalım; bakalım bazı yazarlar bu konularda neler yazmışlar?

1-Dr. Stephen Davies, Dr. Alan Stewart ( Hastalanmadan Yaşamak Bizim Elimizde, Remzi Kitabevi, s. 135):
" Yirminci yüzyılda hepimiz çok zehirli bir çevrede yaşamaktayız. Çevremize böcek öldürücü, bitki öldürücü spreyler püskürtülüyor, yiyeceklerimize koruyucu, tatlandırıcı, renklendirici yapay maddeler katılıyor, besinleri arıtarak içlerindeki bir çok yararlı besin maddesinden yoksun bırakıyor, soluduğumuz havayı ve içtiğimiz suyu endüstri artıklarıyla dolduruyoruz. Çağdaş uygarlığın bedelini anlaşılan böyle ödüyoruz.
Evlerimizin içi bile son derece zehirli bir çevre olabilir: Gaz tüplerinden olasılıkla sızan gazlar, yanmış gazdan tüten dumanlar, spreylerden püsküren organik çözücü maddeler, çamaşır suları, deterjanlar, vb. Hepsi sağlığa zararlıdır ve sağlığımızı düzeltmek için bunlardan olabildiğince kaçınmalıyız. Bununla birlikte, bu oldukça düşman çevre içinde varlığımızı sürdürebilmek için bazı önlemler alabiliriz. Bunların başında bedenimizi zehirli maddelerden koruyacak belirli besinleri yeterince almamız gelir. Besin takviye edici maddelere duyduğumuz ihtiyacın nedenlerinden biri budur. Sadece iyi beslenme yeterlidir düşüncesi çağımızda geçersizdir. Belki endüstri çağından önce bu yeterli olabilirdi. Ama günümüzde, çevremizde bu kadar çok zehirli madde varken bu mümkün değildir. Çünkü bedenimizin biyokimyası, insanın evrimi sırasında var olmayan bir çok zehirli maddeyle savaşmak zorundadır ve çoğu kez buna uyum gösteremez.
C vitamini, selen, E vitamini, beta-karoten, çinko, manganez gibi bazı maddeler, enzimlerin etkinliğini artırdıkları gibi, bazı durumlarda da toksik maddelerin bedenden dışarı atılma hızını çoğaltarak zehirli maddelere karşı koruyucu işlevi görürler."

2-Hasnain Walji, beslenme uzmanı (Vitaminler, Dost Kitabevi s.17-21):
"Vitaminlerin vücut tarafından üretilemeyeceğini ve bu yüzden de beslenme yoluyla alınacağını kabul etmeliyiz. Gerçekten de doğa, sağlık için gerekli olan tüm besinlerin, yediğimiz yiyeceklerden elde edilmesini planladı, ama doğanın insana sunduğu şey, üretme hırsı ve üstün olma saplantısı yüzünden yok oldu. Vitaminler hassas, değişken yapılardır ve modern yiyecek üretiminde kullanılan pek çok metotla kolayca hasar görebilirler. Çiftlikten fabrikaya, oradan süpermarkete gidişi esnasında gerekli vitaminleri ve mineralleri daha da azalır, geriye kalan az bir kısmı da dondurucudan mikrodalgaya, oradan da masaya yolculuğu esnasında kaybolur.
Bugünün yiyecek üretim bilimi, ucuz ve bol miktarda yiyecek üretmiş olabilir, fakat bu, yiyeceğin kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir. Modern tarımda suni gübreler, pestisitler (böcek ilaçları) kullanıldığından, hasat edilen ürünler sadece kimyasal maddeler içinde yetiştirilmez, bir de bunlarla kaplanırlar. Bunun yanı sıra, yiyeceklerin yetiştirildiği topraklar yorgundur ve önceki doğal besinlerinden de yoksundur.
Hasattan sonra ürün, günümüzün yiyecek üreticilerinin ihtiyaç duyduğu taşıma, depolama ve raf süresine dayanması için çeşitli işlemlerden geçirilir. Sonra, yiyecek evde saklanır ve çoğunlukla, geriye kalmış olabilecek vitamin ve mineral içeriğini yok eden metotlarla pişirilir. Sonuç; elli yıl önceki kadar (pek çokları tarafından bu tartışılıyor olsa da) lezzetli görünen ve öyle olan bir yiyecektir, fakat besin değeri yoktur, varsa bile çok azdır. Görev gereği yeşil sebze tüketiyor olabilirsiniz, ama size gereken besini sağlayabiliyorlar mı?"

3-Müheyya İzer (Bitkisel protein ile DENGELİ BESLENME, s. 11):
"Bir çok beslenme uzmanına göre, sağlığımızın bozulmasının başlıca nedeni yüzde doksan yanlış bir beslenme tarzıdır. Bu yanlışlığın temeli nerede başlar? İnsan bünyesi aldığı besinle oluştuğuna göre, alınan besinin sağlıklı olması için her şeyden önce doğal olması gerekir. Doğal ne demektir? Bir besin maddesi ki yapay gübre ile yetişmemiş, konserve edilmemiş, uzun zaman tazeliğini koruması için herhangi bir işlem görmemiş ve güneşte olgunluğunu bulmuştur, işte ancak o besin maddesine doğal denebilir.
Kimyasal gübreyle beslenen toprakta yetişen bitki, tahıl ya da meyve topraktan alması gereken azotu, potası, kireci ve benzerlerini alamaz. Bu ise böyle toprakta yetişen besinin kof olmasına yol açar. Öyle ki, bu maddeler insan bedenini besleyemez olur. Besinini alamayan bir bünye bir açlık içindedir. Zamanla elbette ki bu aç bünye bir çok yakınmalarda bulunacak ve er geç hastalıklar belirecektir.
İnsanoğluna yapılan en büyük soykırımlardan biri, besin maddelerinin rafine edilmesi ve kimyasal maddelere bulaştırılmış olmasıdır. Bu tutum insan sağlığının bozulmasına ve çağdaş uygarlıkta kronik hastalıkların giderek çoğalmasına yol açmaktadır.
Günther Schab: 'Beslenme tarzındaki değişme 1800 yıllarına rastlar. O çağdan bu yana yağ tüketimi iki katına, et tüketimi dört katına çıkmış ve un kepeğinden giderek yoksunlaşmıştır. Şeker kullanımı ise 10 katına yükselmiştir. Oysa tahıl kullanımı dokuzdan bire düşmüştür.' diyor. Geçen yüzyıldan bu yana kronik hastalıkların artması (damar sertliği, kanser, şeker, arterit, romatizma.. vs.) rastlantı değildir."

4- Dr. Hari Sharma (Hastalıklardan Kurtuluş, Sistem Yayıncılık, s. 29, 65-70)
"Modern yaşamda bedende serbest radikal (hücrelere zarar verebilen kimyasal maddecikler) oluşumuna neden olan maddelere sürekli olarak maruz kalmaktayız. Örneğin, gübreler ve haşere ilaçları dahil olmak üzere çiftçilikte kullanılan pek çok kimyasal madde, bedene girdiğinde yan ürün olarak serbest radikaller oluşturur. İşlenmiş gıdalar yüksek oranlarda lipit peroksitler içerir; bunlar kalp-damar sisteminde tahribat meydana getiren serbest radikallerin oluşumuna yol açar. Hava kirliliği ve sigara dumanı yüksek oranda serbest radikal yoğunluğuna neden olur; sigaraya bağlı akciğer tahribatı büyük ölçüde bu yüzden meydana gelir. Aynı şey çevre kirlenmesi için de geçerlidir. Alkol, her türlü elektromanyetik radyasyon ve güneş ışığı da serbest radikal oluşumuna yol açar. Stresli bir yaşam tarzı da serbest radikal oluşumuna yol açmaktadır. (Not:Serbest radikallerle savaşmak için alınması gereken antioksidanlar, Sağlık Dosyası, "Kanser ve Beslenme" bölümünde detaylı incelenmişti. Kalp hastalıkları, felçler, kanser, diyabet, romatoit artrit, amfizem, osteoporozis, katarakt.. gibi hastalıkların yanı sıra zihinsel hastalıklar, bağışıklık sisteminin iyi işlememesi ve yaşlanmada hep serbest radikallerin parmağı vardır. D.K.)"

5- Opr. Dr. İlhami Güneral (Kanserden Korkma, s:80-84)
"Şehirlerimizin içme suları bugün dahi klorla arıtılıyor. Bir tek sağlık uzmanı çıkıp da 'uyanın beyler, zaten kaynağında organik maddelerle kirlenmiş suya kattığınız bu klor o pisliklerle etkileşerek, son derece toksik bir karsinojen olan Trihalometane'a dönüşecektir' diye belediyeleri ya da Sağlık Bakanlığı'nı uyarmıyor.
Et sanayiinde ciddi bir kontrolün olup olmadığını bilemeyiz. Besi hayvanları hangi koşullarda yetiştiriliyor acaba? Sanayiin değişmez kanunu az zamanda az masrafla daha bol ürün almak olduğuna göre, besi hayvanlarına bu maksatla hormon ve antibiyotik gibi ilaçlar veriliyor mu? Bu ilaçlar pazarlanan ette az ya da çok bir kalıntı bırakıyor mu? Gönül ister ki bu sorulara Hayır! diyebilelim.
Gelin şimdi hazır konu açılmışken, Amerika ve Avrupa'da olup bitenlere bir göz atalım:
Sentetik bir hormon olan DES yapılan incelemeler sonunda doğal östrojenden on kat daha güçlü bir karsinojen olarak kanıtlanmıştır. Buna rağmen bu hormon, yıllar boyu ABD'de besi hayvanlarına uygulanmıştır. 1971'de doktorlar kadın cinsel organlarında görülen kanserlerin, pazarlanan etlerdeki DES kalıntılarına bağlı olduğunu saptamışlar ve DES'in yasaklanması için büyük savaş vermişler; geniş bir kitle tepkisi yaratmışlardı. Fakat ACS (American Cancer Society) bu tepkiye kulak asmamıştı. (S.Epstein, The Politics of Cancer, 1978)
Buna benzer bir başka olay da Fransa'da görüldü. Fakat bu sefer 1980'de Avrupa Tüketiciler Birliği, Ete boykot kararı alarak et üreticilerini iflasın eşiğine sürüklemiş ve DES kullanımını önlemişti. (La Recherche: Cancer, 1985)
Diğer önemli konuyu da, ilgili makamların ve de okuyucularımın dikkatine sunmak istiyorum. Sucuk, sosis ve et mamulleri, zamanla renk bozulmalarına ve bazı mikropların üremesine engel olmak için nitrit ya da nitratlarla katkılanırlar. Bu katkı maddeleri, etin aminoasitleriyle birleşerek, nitrosamin dediğimiz çok kuvvetli bir kanserojene dönüşür. Bu yüzden maazallah, yediğiniz Hot Dog -İngilizce sıcak köpek demektir- hiç ummadığınız bir gün bir yerinize dişlerini geçirebilir.
Füme et ve balıklarda da 3,4 Benzypren denilen tehlikeli kanserojen bir madde vardır. Tüm bu saydığım tehlikelerden haberi yokmuş gibi ilgili makamlar bir ölü sessizliği içindeler.
Soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve yediklerimizle yoğun bir kanser ortamı içinde yaşıyoruz. Bu ortamda kanserden kurtulmak bir mucizedir.
Canlı besin, yani muamele görmemiş taze sebze ve meyveler, sağlığın ve güçlü bir bağışıklık sisteminin gerektirdiği tüm maddeleri içerir. Ne yazık ki yakın zamana kadar koruyucu tıpta, bu konu gereken önemi kazanamamıştır. Bir besin maddesi şu veya bu şekilde muamele görüp taze niteliğini yitirirse, hayat verici faktörlerinden çoğunu kaybeder. Bu besinlerden kalori elde edilebilirse de sağlıklı yaşamın gerektirdiği esas elemanları temin edemeyiz. Bu tip besinlerden zarar gören en hayati sistem de bağışıklık sistemidir. Günümüzde doktorlar ve ilim adamları, sağlığımızda görülen dejenarasyonların kaynağında modern besin rejimimizin yattığı fikrini paylaşmaktadırlar ve de bu fikrin mantığı basittir. Gereken vitamin ve minerallerden yoksun bu besinler hastalıklara karşı direncimizi zayıflatır. Ayrıca muamele görmüş besinlerdeki katkı maddelerinin ne denli tehlikeli kanserojenlere dönüştüğünü önceki bahislerden anımsamanız gerek.
Burada, kolay kolay inanamayacağınız bir bilgiyi aktarmadan edemeyeceğim. Ülkemizde böyle bir uygulama inşallah yoktur: ABD'de et üreticileri hayvan yemlerinin içine, bol bir protein kaynağı olduğu için, tavuk gübresi karıştırmaktadır. Gübrenin içerdiği P.C. mikropları yüzünden hayvanların bir çoğu bir süre sonra hastalanmakta, fakat taşıdıkları tehlike kaale alınmaksızın, derhal kesime ve pazara gönderilmektedir.
Bu ve buna benzer gerçekler ve bu gerçeklerin yarattığı endişeler kanserli hastaları bitkisel ağırlıklı rejime itmektedir."

6- Dr.Andrew Weil (8 Haftada İdeal Sağlık, Sistem Yayıncılık, s.117-121):
"Yiyeceklerdeki kimyasal toksinlerin katlanarak artan zararı, insanların yaşlandıkça iyileşme sistemlerinin bozulmasının başlıca nedenlerinden birisidir. Diyetinizdeki hayvansal besinleri aşama aşama azaltmanın bir nedeni, hormonlardan ve içerdikleri maddelerden uzak durmaktır. Yiyecek zincirinde önde gelen bir yere sahip olan hayvanlar, özellikle yağlarında biriken çevresel toksinleri barındırırlar. Kabuklu hayvanlar, gerek beslenme alışkanlıkları, gerekse kıyılarımıza çok fazla atık boşaltmamız nedeniyle çok risklidir. (Bizim kıyılarımızın da farklı olmadığını tahmin ediyorum. D. K.) Taze su balıkları da tehlikelidir, çünkü artık dünyanın hemen her tarafındaki suların yüzeyi kirlenmiş durumdadır.
Sebze ve meyvelerin yetiştirilmesi sırasında genellikle bitki ilacı sıkılmakta, mantar ilaçlarıyla üstleri neredeyse örtülmekte ya da bitkilerin köklerini etkileyeceği şekilde toprağa verilen toksin maddelerle dolu olmaktadır. Bizim toplumumuzda gözlemeye başladığım en sağlıklı değişikliklerden birisi, tüketicilerin kimyasal maddelerin bulunmadığı ürünlere yönelik taleplerinin artmasına bağlı olarak organik tarımın gelişmesidir. (Darısı bizim ülkenin başına! D.K.)
Yiyeceklerimizdeki kimyasal kalıntıların zararının önemsenmeyecek bir miktarda olduğunu iddia ederek bu durumu küçümseyen çok sayıda bilim adamı ve yetkili bulunduğunu biliyorum. Bu insanların savlarını iki açıdan son derece tutarsız buluyorum. Birincisi; yiyeceklerdeki toksik kimyasal maddelerin kabul edilebilir düzey miktarları, yoğun toksik maddelerin riskine (bunların getirebileceği doğrudan zararlara) dayanmaktadır. Oysa bu maddelerin, bedenin kendini savunma ve iyileşme yeteneğine yapacağı uzun vadeli ve katlanarak artan zararlarını da temel ölçüt olarak kabul etmek gerekir. İkincisi: kimyasal toksinlerin sağlığı etkilemediğini iddia edenler, onlar arasındaki sinerji durumunu (değişik toksinlerin bir araya geldiklerinde gerçek zararlara neden olabileceğini) görmezden gelmektedirler. Science dergisinin 7 Haziran 1996 tarihli sayısında bildirilen bir deney, bu ihtimali doğrulayan kanıtları sergilemektedir. (Deneyde özetle, iki hafif etkili böcek ilacının birleştiklerinde olması beklenenin 1000 katı toksik etkiye sahip oldukları görülmüş, bilim adamları hayrete düşmüştür. D.K.) Kendinizi toksinlerden korumanız sağlıklı bir yaşam biçiminin benimsenmesinde can alıcı bir adımdır."

7-Prof Dr. Aysel Kavas (Sağlıklı Yaşam için Doğru Beslenme, Literatür Yayınları, s.70):
"Çevremizde havanın, suyun, toprağın kirliliğine neden olan her türlü kimyasal madde serbest radikal olarak davranır ve hücrelere zarar verir. Örneğin, daha çok egzoz dumanında bulunan, en yoğun ve yaygın çevre kirleticisi olan azot dioksit, C vitamininin hızlı bir biçimde bozulmasına neden olur. Ozon, hücre zarındaki yağ asitlerini ve E vitaminini hedefler. Bu iki vitamin de vücudu korumak için kendilerini feda ettiklerinden çevre kirliliği fazla olan yerlerde yaşayanların ekstra C ve E vitaminleri almaları gerekir."

8-Maurice Mességué, Fransız çevreci ve bitkibilimci (Tabiat Haklıdır, E yayınları, s:14-37):
"Kimyadan fazla anlamam. Piyasada serbestçe satılan tarım ilaçlarının öldürücü özelliklerini tümüyle açıklamaya gücüm yetmez. Ama bu ilaçların içinde neler olduğunu anlamak için bilgin olmak gerekmez. Günümüzde kocasını, kaynanasını öldürmek artık işten bile değil. Öldürmek istediğiniz kimseyi, böcekleri ilaçlamak bahanesiyle tarlaya götürüp de, maske, eldiven ve gözlük taktırmadan, ilaç püskürttünüz mü işi tamam demektir. (Yazar burada, böcek öldürücülerinin kullanım kılavuzunu traji-komik bir üslupla aktarıyor, adeta patlayıcı bomba kullanmakla eşdeğer bir önlemler zincirini okuyucunun dikkatine sunuyor. D.K.) 
Böcek ilaçları için söylediklerimi, zararlı otları yok eden, mantarları kurutan, kemiricileri öldüren ilaçlar için de aynen söyleyebilirim. Ayrıca, bu ilaçlar, insanlar ve hayvanlar üzerindeki zararlı etkilerini bir yana bıraksak bile, ortadan kaldırdıklarını iddia ettikleri haşereyi de tümüyle yok edememektedirler.
Haşere ilaçları geliştikçe, bunlara karşı dayanıklı bir böcek türü ortaya çıkmaktadır. Bu doğa kanunudur. Zayıf bir tür ortadan kalkarken daha güçlüsü onun yerini almaktadır. Daha kötüsü, zararlı böcekler gittikçe güçlenirken, yararlı olanlar silinip gitmektedir. Yararlı böcekler, zararlıları yiyerek bir denge sağlarlardı. Ama şimdi, meydan zararlılara kalmıştır. Doğanın dengesi bozulmuştur. Bilim adamları şimdi bu konuya eğilmişlerdir. Tarlalarda esen bu ölüm rüzgarını çok yakından tanıyorum. (Yazar burada, çevresinde gördüklerinden örnekler vermekte, tarlalarında zararlının birinden kurtulayım derken, daha beterinin istilasından çiftçinin neler çektiğini anlatmaktadır. D.K.)
Cehennem azabı dedikleri budur. Tarlaya her yıl biraz daha ilaç veriliyor. Zararlı böcek ve otlardan kurtulmak şöyle dursun, ortalığı yenileri sarıyor. Fazla ilaç alan insanlar gibi toprak da gittikçe yorgun düşüyor, uzun süre hastalık çeken kimseler gibi güçsüzleşiyor. 
Topraklarımızdan kimyasal gübreyi kaldıracak olsak, alınan ürün miktarı çok azalacaktır. Zira o zengin topraklar dinlendirilmeksizin, zorlama yollarla kullanılmış durmuştur. Ne pahasına olursa olsun daha fazla ürün almak için canına okunmuştur. (Yazar kitabının ilerleyen bölümlerinde, doğal gübre kullanma, toprağı dinlendirme, değişik ekim ve başka yöntemlerle nasıl iyi sonuçlar alınacağını yazmaktadır.)
İlaçlamanın hışmına uğrayan yalnız topraklarımız değildir. Sularımız da aynı dertlerle çalkalanmaktadır. Yağmurlar tarlalara püskürtülen ilaçları alıp götürerek, kaynaklarımızı, ırmaklarımızı, göllerimizi zehirlemektedir. Milyonlarca balık ölmekte, hayvanlarımız buralardan su içememektedir.
Hava da öyle, doğru dürüst soluk bile alamıyoruz. Ciğerlerimize çektiğimiz hava, otomobillerimizden, fabrikalarımızdan çıkan zehirli gazlarla karışıyor. Köylülerin fırlatıp dereye attığı boş ilaç kutularından tutun da, fabrikaların boşalttığı atık maddelerle bütün çevre zehre bulanıyor.
Toprak ve suların canına okunuyor da insanlarla hayvanlar rahat mı bırakılıyorlar sanki? Hastalıklardan korunmak ama özellikle verimi artırmak uğruna hayvanlara kimyasal besinler veriliyor. Tabii bu işten yalnızca hayvanlar değil, dolaylı olarak bizler de zarar görüyoruz. Sığır vebası ve verem ortadan kalktı, ama buna karşılık hayvanlar, günümüze kadar hiç görmedikleri yeni hastalıklara yakalanır oldular. (Yazar, hayvanlara yersiz antibiyotik kullanımından, hormon uygulanmasına, parazitlerden, suni dölleme sonucu oluşan hastalıklara kadar bir dizi örnek veriyor. D.K.)
Ya insanlar? Kimyasal besinlerle yetiştirilmiş bu hayvanların etini yiyen, bu hastalıklı hayvanların sütünü içen, bu zehirli suları kullanan insanlara ne oluyor? (Yazar, komşuları Almanya ve İngiltere'nin Fransa'dan akıllı çıktığını, bir çok haşere ilacını ülkelerinde yasaklandığını söylüyor. İşte bu safhada; basında da zaman zaman rastladığım; gelişmiş ülkelerin, kendi ülkelerinde yasaklanan tarım ilaçlarını, gelişmekte olan ülkelere ihraç ettikleriyle ilgili söylentiler aklıma gelmeye başlıyor. Nitekim, F.M.Lappé ve J.Collins tarafından senelerce önce yazılmış, dünya açlık sorunlarını tüm yönleriyle irdeleyen "FOOD FIRST" (1982) kitabının 56. sayfasını açıyorum ve okuyorum: "Çevre Koruma Ajansı'nın verilerine göre, Amerikan otoriteleri tarafından kabul edilmeyen veya yasaklanan 19 çeşit böcek ilacının dış ülkelere ihraç edilmeye başlandığı tespit edilmiştir. İngiltere ve ABD'de kullanılması çok riskli görülen bir çok tarım ilacı genellikle 3. Dünya ülkelerine ihraç edilmektedir"!!! D.K.)
Tavuklara uygulanan ve hayvanların gelişmesini hızlandıran hormonlara gelince, erkekler üzerinde hiç de hayırlı etkileri yok. Onların erkeklik gücünü azaltıyorlar. İş erkekliğe gelip dayanınca millet pek sabredemez. Bu yüzden hemen harekete geçildi, çıkarılan bir kanunla östrojen hormonunun hayvanlara uygulanması yasaklandı. Ama her gün gizlice ne kadar hayvana bu hormondan veriliyordur, onu da Tanrı bilir.
Bilimin hala güçsüz kaldığı kanser ise gittikçe uygun bir ortam buluyor. Kanser yapıcı maddeler insan hayatında gittikçe daha geniş bir yer işgal ediyor. Sigarayı, bacalardan yayılan dumanları, zehirli egzoz gazlarını hep biliyoruz. Ama asıl tehlike besinlerimizdeki kimyasal maddelerden geliyor. Konservelerde ve şekerlemelerde kullanılan boyalar, konservelerdeki pas önleyiciler, olgunlaşmayı hızlandırıcılar (muzlara uygulanan), reçellere, meşrubata katılan bir sürü asit ve sentetik maddeler.
Çevre kirlenmesine karşı hiç şüphesiz büyük kararlar almak hükümetlerin işidir. Ama hükümetlere rehberlik eden yine halkın istekleridir. İlham kaynağı, dayanak halktadır.
(Birleşmiş Milletler, açlık çeken 3. dünya ülkelerinde 2000 yılına kadar kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasını öngörmektedir. Zira bu ülkelerde mesele sağlıklı beslenme değil, hayatta kalabilmektir. Bu konunun tartışılması ise ayrı bir uzmanlığı gerektirmektedir. Bu yüzden yazar bu konuya değinmekle beraber kesin bir yorumda bulunmamıştır. D.K.)

Okuyucularımı kuşkuya düşürür, uykularını kaçırır, onlara bir hal çaresi gösteremezsem, bu kitabı amacından uzaklaştırmış olurum. Çoğu zaman bana şöyle diyorlar: "İyi ama, dükkanda ne görürsek zehirliyse, antibiyotiksiz tavuk bulunamıyorsa, pırasalar ilaçlı, pastalar kanser yapıyorsa, çoluk çocuğumuza ne yedireceğiz?" Ben de cevap veriyorum: "Dükkanlar, aranan malı satabilirler. Bunun için iş ev hanımlarına düşüyor. Satıcıyı aradığımız malı getirmeye zorlayacaksınız." Tüketici satıcının kölesi değildir ya. Satıcı onun isteklerine boyun eğmek zorundadır. Günün birinde tüketici şöyle derse: "Malın rengi, görünüşü umurumda değil, yiyip içtiğimin temiz ve kaliteli olmasını istiyorum, parası neyse veririm." Satıcı da budala değil ya, kendi kendine şöyle diyecek: "Madem müşterilerim doğal besin istiyorlar, hemen işe sarılayım, yoksa rakiplerim benden önce davranacak." Böylece roller değişecek. Son söz genelde alıcınındır. Savaş, 3 raundda bitecek. Birinci raundda tüketici eğitilecek, beslenme alışkanlıkları değiştirilecek, besin maddeleri alırken cimrilik etmemesi öğretilecek (bunun için de, yeni bir elbise gibi bazı lükslerden vazgeçmesi gerekebileceği, çoluk çocuğunu daha iyi beslemesinin çok daha önemli olduğu vurgulanacak), ikinci raundda bilinçli tüketici satıcıya isteklerini kabul ettirmeye çalışacak (gerekirse başka yerlerden alış-veriş yapacağını söyleyerek tehdit etme yöntemlerine bile başvurarak!), üçüncü raundda ise satıcı harekete geçecektir, bu kez de o, toptancıya, imalatçıya, hayvan yetiştiricilere kafa tutmaya başlayacaktır: "Kimyasal maddelerle yetişmiş şeyler istemiyorum artık, satacak kimse bulamıyorum. Doğalı varsa alırım"!
Sanayiciler genelde bıçak kemiğe dayanmadan bir değişikliğe yanaşmazlar. Malları piyasada müşteri bulamaz olunca kımıldanır ve ancak o zaman bir değişikliğe yanaşırlar.
(Yazar, Fransa'da yoksul Fleurance kasabasına belediye başkanı seçildikten sonra, kitabında öğütlediklerini bir bir uygulamaya koyar. Tamamen doğal ürünler yetiştirmeye razı ettiği kasaba halkının bir müddet sonra nasıl ihya olduğunu detaylarıyla anlatmaktadır. Artık çevre il ve kasabalardan Fleurance'a, doğal ve çok daha lezzetli her tür gıdayı almak için akın akın müşteriler yağmaktadır.)

Kaynak: Bu sayfanın hazırlanmasında katkılarından dolayı Sn. Dicle KIZILOK'a teşekkür ederiz