|
ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN
VE "MODERN" BESİN ELDE ETME YÖNTEMLERİNİN SAĞLIĞIMIZ ÜZERİNDE
ETKİLERİ
Bu konuda sayfalar dolusu yazılar
yazılmış, çalışmalar yapılmış. Biz burada sadece ufak bir derleme
yapalım; bakalım bazı yazarlar bu konularda neler yazmışlar?
1-Dr. Stephen Davies, Dr. Alan
Stewart ( Hastalanmadan Yaşamak Bizim Elimizde, Remzi Kitabevi, s. 135):
" Yirminci yüzyılda hepimiz çok zehirli bir çevrede yaşamaktayız.
Çevremize böcek öldürücü, bitki öldürücü spreyler püskürtülüyor,
yiyeceklerimize koruyucu, tatlandırıcı, renklendirici yapay maddeler
katılıyor, besinleri arıtarak içlerindeki bir çok yararlı besin
maddesinden yoksun bırakıyor, soluduğumuz havayı ve içtiğimiz suyu
endüstri artıklarıyla dolduruyoruz. Çağdaş uygarlığın bedelini
anlaşılan böyle ödüyoruz.
Evlerimizin içi bile son derece zehirli bir çevre olabilir: Gaz tüplerinden
olasılıkla sızan gazlar, yanmış gazdan tüten dumanlar, spreylerden püsküren
organik çözücü maddeler, çamaşır suları, deterjanlar, vb. Hepsi sağlığa
zararlıdır ve sağlığımızı düzeltmek için bunlardan olabildiğince
kaçınmalıyız. Bununla birlikte, bu oldukça düşman çevre içinde
varlığımızı sürdürebilmek için bazı önlemler alabiliriz. Bunların
başında bedenimizi zehirli maddelerden koruyacak belirli besinleri
yeterince almamız gelir. Besin takviye edici maddelere duyduğumuz
ihtiyacın nedenlerinden biri budur. Sadece iyi beslenme yeterlidir düşüncesi
çağımızda geçersizdir. Belki endüstri çağından önce bu yeterli
olabilirdi. Ama günümüzde, çevremizde bu kadar çok zehirli madde
varken bu mümkün değildir. Çünkü bedenimizin biyokimyası, insanın
evrimi sırasında var olmayan bir çok zehirli maddeyle savaşmak
zorundadır ve çoğu kez buna uyum gösteremez.
C vitamini, selen, E vitamini, beta-karoten, çinko, manganez gibi bazı
maddeler, enzimlerin etkinliğini artırdıkları gibi, bazı durumlarda
da toksik maddelerin bedenden dışarı atılma hızını çoğaltarak
zehirli maddelere karşı koruyucu işlevi görürler."
2-Hasnain Walji, beslenme
uzmanı (Vitaminler, Dost Kitabevi s.17-21):
"Vitaminlerin vücut tarafından üretilemeyeceğini ve bu yüzden de
beslenme yoluyla alınacağını kabul etmeliyiz. Gerçekten de doğa, sağlık
için gerekli olan tüm besinlerin, yediğimiz yiyeceklerden elde
edilmesini planladı, ama doğanın insana sunduğu şey, üretme hırsı
ve üstün olma saplantısı yüzünden yok oldu. Vitaminler hassas, değişken
yapılardır ve modern yiyecek üretiminde kullanılan pek çok metotla
kolayca hasar görebilirler. Çiftlikten fabrikaya, oradan süpermarkete
gidişi esnasında gerekli vitaminleri ve mineralleri daha da azalır,
geriye kalan az bir kısmı da dondurucudan mikrodalgaya, oradan da masaya
yolculuğu esnasında kaybolur.
Bugünün yiyecek üretim bilimi, ucuz ve bol miktarda yiyecek üretmiş
olabilir, fakat bu, yiyeceğin kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir.
Modern tarımda suni gübreler, pestisitler (böcek ilaçları) kullanıldığından,
hasat edilen ürünler sadece kimyasal maddeler içinde yetiştirilmez,
bir de bunlarla kaplanırlar. Bunun yanı sıra, yiyeceklerin yetiştirildiği
topraklar yorgundur ve önceki doğal besinlerinden de yoksundur.
Hasattan sonra ürün, günümüzün yiyecek üreticilerinin ihtiyaç
duyduğu taşıma, depolama ve raf süresine dayanması için çeşitli işlemlerden
geçirilir. Sonra, yiyecek evde saklanır ve çoğunlukla, geriye kalmış
olabilecek vitamin ve mineral içeriğini yok eden metotlarla pişirilir.
Sonuç; elli yıl önceki kadar (pek çokları tarafından bu tartışılıyor
olsa da) lezzetli görünen ve öyle olan bir yiyecektir, fakat besin değeri
yoktur, varsa bile çok azdır. Görev gereği yeşil sebze tüketiyor
olabilirsiniz, ama size gereken besini sağlayabiliyorlar mı?"
3-Müheyya İzer (Bitkisel
protein ile DENGELİ BESLENME, s. 11):
"Bir çok beslenme uzmanına göre, sağlığımızın bozulmasının
başlıca nedeni yüzde doksan yanlış bir beslenme tarzıdır. Bu yanlışlığın
temeli nerede başlar? İnsan bünyesi aldığı besinle oluştuğuna göre,
alınan besinin sağlıklı olması için her şeyden önce doğal olması
gerekir. Doğal ne demektir? Bir besin maddesi ki yapay gübre ile yetişmemiş,
konserve edilmemiş, uzun zaman tazeliğini koruması için herhangi bir işlem
görmemiş ve güneşte olgunluğunu bulmuştur, işte ancak o besin
maddesine doğal denebilir.
Kimyasal gübreyle beslenen toprakta yetişen bitki, tahıl ya da meyve
topraktan alması gereken azotu, potası, kireci ve benzerlerini alamaz.
Bu ise böyle toprakta yetişen besinin kof olmasına yol açar. Öyle ki,
bu maddeler insan bedenini besleyemez olur. Besinini alamayan bir bünye
bir açlık içindedir. Zamanla elbette ki bu aç bünye bir çok yakınmalarda
bulunacak ve er geç hastalıklar belirecektir.
İnsanoğluna yapılan en büyük soykırımlardan biri, besin
maddelerinin rafine edilmesi ve kimyasal maddelere bulaştırılmış
olmasıdır. Bu tutum insan sağlığının bozulmasına ve çağdaş
uygarlıkta kronik hastalıkların giderek çoğalmasına yol açmaktadır.
Günther Schab: 'Beslenme tarzındaki değişme 1800 yıllarına rastlar.
O çağdan bu yana yağ tüketimi iki katına, et tüketimi dört katına
çıkmış ve un kepeğinden giderek yoksunlaşmıştır. Şeker kullanımı
ise 10 katına yükselmiştir. Oysa tahıl kullanımı dokuzdan bire düşmüştür.'
diyor. Geçen yüzyıldan bu yana kronik hastalıkların artması (damar
sertliği, kanser, şeker, arterit, romatizma.. vs.) rastlantı değildir."
4- Dr. Hari Sharma (Hastalıklardan
Kurtuluş, Sistem Yayıncılık, s. 29, 65-70)
"Modern yaşamda bedende serbest radikal (hücrelere zarar verebilen
kimyasal maddecikler) oluşumuna neden olan maddelere sürekli olarak
maruz kalmaktayız. Örneğin, gübreler ve haşere ilaçları dahil olmak
üzere çiftçilikte kullanılan pek çok kimyasal madde, bedene girdiğinde
yan ürün olarak serbest radikaller oluşturur. İşlenmiş gıdalar yüksek
oranlarda lipit peroksitler içerir; bunlar kalp-damar sisteminde tahribat
meydana getiren serbest radikallerin oluşumuna yol açar. Hava kirliliği
ve sigara dumanı yüksek oranda serbest radikal yoğunluğuna neden olur;
sigaraya bağlı akciğer tahribatı büyük ölçüde bu yüzden meydana
gelir. Aynı şey çevre kirlenmesi için de geçerlidir. Alkol, her türlü
elektromanyetik radyasyon ve güneş ışığı da serbest radikal oluşumuna
yol açar. Stresli bir yaşam tarzı da serbest radikal oluşumuna yol açmaktadır.
(Not:Serbest radikallerle savaşmak için alınması gereken
antioksidanlar, Sağlık Dosyası, "Kanser ve Beslenme" bölümünde
detaylı incelenmişti. Kalp hastalıkları, felçler, kanser, diyabet,
romatoit artrit, amfizem, osteoporozis, katarakt.. gibi hastalıkların
yanı sıra zihinsel hastalıklar, bağışıklık sisteminin iyi işlememesi
ve yaşlanmada hep serbest radikallerin parmağı vardır. D.K.)"
5- Opr. Dr. İlhami Güneral
(Kanserden Korkma, s:80-84)
"Şehirlerimizin içme suları bugün dahi klorla arıtılıyor. Bir
tek sağlık uzmanı çıkıp da 'uyanın beyler, zaten kaynağında
organik maddelerle kirlenmiş suya kattığınız bu klor o pisliklerle
etkileşerek, son derece toksik bir karsinojen olan Trihalometane'a dönüşecektir'
diye belediyeleri ya da Sağlık Bakanlığı'nı uyarmıyor.
Et sanayiinde ciddi bir kontrolün olup olmadığını bilemeyiz. Besi
hayvanları hangi koşullarda yetiştiriliyor acaba? Sanayiin değişmez
kanunu az zamanda az masrafla daha bol ürün almak olduğuna göre, besi
hayvanlarına bu maksatla hormon ve antibiyotik gibi ilaçlar veriliyor
mu? Bu ilaçlar pazarlanan ette az ya da çok bir kalıntı bırakıyor
mu? Gönül ister ki bu sorulara Hayır! diyebilelim.
Gelin şimdi hazır konu açılmışken, Amerika ve Avrupa'da olup
bitenlere bir göz atalım:
Sentetik bir hormon olan DES yapılan incelemeler sonunda doğal östrojenden
on kat daha güçlü bir karsinojen olarak kanıtlanmıştır. Buna rağmen
bu hormon, yıllar boyu ABD'de besi hayvanlarına uygulanmıştır.
1971'de doktorlar kadın cinsel organlarında görülen kanserlerin,
pazarlanan etlerdeki DES kalıntılarına bağlı olduğunu saptamışlar
ve DES'in yasaklanması için büyük savaş vermişler; geniş bir kitle
tepkisi yaratmışlardı. Fakat ACS (American Cancer Society) bu tepkiye
kulak asmamıştı. (S.Epstein, The Politics of Cancer, 1978)
Buna benzer bir başka olay da Fransa'da görüldü. Fakat bu sefer
1980'de Avrupa Tüketiciler Birliği, Ete boykot kararı alarak et üreticilerini
iflasın eşiğine sürüklemiş ve DES kullanımını önlemişti. (La
Recherche: Cancer, 1985)
Diğer önemli konuyu da, ilgili makamların ve de okuyucularımın
dikkatine sunmak istiyorum. Sucuk, sosis ve et mamulleri, zamanla renk
bozulmalarına ve bazı mikropların üremesine engel olmak için nitrit
ya da nitratlarla katkılanırlar. Bu katkı maddeleri, etin
aminoasitleriyle birleşerek, nitrosamin dediğimiz çok kuvvetli bir
kanserojene dönüşür. Bu yüzden maazallah, yediğiniz Hot Dog -İngilizce
sıcak köpek demektir- hiç ummadığınız bir gün bir yerinize dişlerini
geçirebilir.
Füme et ve balıklarda da 3,4 Benzypren denilen tehlikeli kanserojen bir
madde vardır. Tüm bu saydığım tehlikelerden haberi yokmuş gibi
ilgili makamlar bir ölü sessizliği içindeler.
Soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve yediklerimizle yoğun bir kanser
ortamı içinde yaşıyoruz. Bu ortamda kanserden kurtulmak bir mucizedir.
Canlı besin, yani muamele görmemiş taze sebze ve meyveler, sağlığın
ve güçlü bir bağışıklık sisteminin gerektirdiği tüm maddeleri içerir.
Ne yazık ki yakın zamana kadar koruyucu tıpta, bu konu gereken önemi
kazanamamıştır. Bir besin maddesi şu veya bu şekilde muamele görüp
taze niteliğini yitirirse, hayat verici faktörlerinden çoğunu
kaybeder. Bu besinlerden kalori elde edilebilirse de sağlıklı yaşamın
gerektirdiği esas elemanları temin edemeyiz. Bu tip besinlerden zarar gören
en hayati sistem de bağışıklık sistemidir. Günümüzde doktorlar ve
ilim adamları, sağlığımızda görülen dejenarasyonların kaynağında
modern besin rejimimizin yattığı fikrini paylaşmaktadırlar ve de bu
fikrin mantığı basittir. Gereken vitamin ve minerallerden yoksun bu
besinler hastalıklara karşı direncimizi zayıflatır. Ayrıca muamele görmüş
besinlerdeki katkı maddelerinin ne denli tehlikeli kanserojenlere dönüştüğünü
önceki bahislerden anımsamanız gerek.
Burada, kolay kolay inanamayacağınız bir bilgiyi aktarmadan edemeyeceğim.
Ülkemizde böyle bir uygulama inşallah yoktur: ABD'de et üreticileri
hayvan yemlerinin içine, bol bir protein kaynağı olduğu için, tavuk gübresi
karıştırmaktadır. Gübrenin içerdiği P.C. mikropları yüzünden
hayvanların bir çoğu bir süre sonra hastalanmakta, fakat taşıdıkları
tehlike kaale alınmaksızın, derhal kesime ve pazara gönderilmektedir.
Bu ve buna benzer gerçekler ve bu gerçeklerin yarattığı endişeler
kanserli hastaları bitkisel ağırlıklı rejime itmektedir."
6- Dr.Andrew Weil (8 Haftada
İdeal Sağlık, Sistem Yayıncılık, s.117-121):
"Yiyeceklerdeki kimyasal toksinlerin katlanarak artan zararı,
insanların yaşlandıkça iyileşme sistemlerinin bozulmasının başlıca
nedenlerinden birisidir. Diyetinizdeki hayvansal besinleri aşama aşama
azaltmanın bir nedeni, hormonlardan ve içerdikleri maddelerden uzak
durmaktır. Yiyecek zincirinde önde gelen bir yere sahip olan hayvanlar,
özellikle yağlarında biriken çevresel toksinleri barındırırlar.
Kabuklu hayvanlar, gerek beslenme alışkanlıkları, gerekse kıyılarımıza
çok fazla atık boşaltmamız nedeniyle çok risklidir. (Bizim kıyılarımızın
da farklı olmadığını tahmin ediyorum. D. K.) Taze su balıkları
da tehlikelidir, çünkü artık dünyanın hemen her tarafındaki suların
yüzeyi kirlenmiş durumdadır.
Sebze ve meyvelerin yetiştirilmesi sırasında genellikle bitki ilacı sıkılmakta,
mantar ilaçlarıyla üstleri neredeyse örtülmekte ya da bitkilerin köklerini
etkileyeceği şekilde toprağa verilen toksin maddelerle dolu olmaktadır.
Bizim toplumumuzda gözlemeye başladığım en sağlıklı değişikliklerden
birisi, tüketicilerin kimyasal maddelerin bulunmadığı ürünlere yönelik
taleplerinin artmasına bağlı olarak organik tarımın gelişmesidir. (Darısı
bizim ülkenin başına! D.K.)
Yiyeceklerimizdeki kimyasal kalıntıların zararının önemsenmeyecek
bir miktarda olduğunu iddia ederek bu durumu küçümseyen çok sayıda
bilim adamı ve yetkili bulunduğunu biliyorum. Bu insanların savlarını
iki açıdan son derece tutarsız buluyorum. Birincisi; yiyeceklerdeki
toksik kimyasal maddelerin kabul edilebilir düzey miktarları, yoğun
toksik maddelerin riskine (bunların getirebileceği doğrudan zararlara)
dayanmaktadır. Oysa bu maddelerin, bedenin kendini savunma ve iyileşme
yeteneğine yapacağı uzun vadeli ve katlanarak artan zararlarını da
temel ölçüt olarak kabul etmek gerekir. İkincisi: kimyasal toksinlerin
sağlığı etkilemediğini iddia edenler, onlar arasındaki sinerji
durumunu (değişik toksinlerin bir araya geldiklerinde gerçek zararlara
neden olabileceğini) görmezden gelmektedirler. Science dergisinin 7
Haziran 1996 tarihli sayısında bildirilen bir deney, bu ihtimali doğrulayan
kanıtları sergilemektedir. (Deneyde özetle, iki hafif etkili böcek
ilacının birleştiklerinde olması beklenenin 1000 katı toksik etkiye
sahip oldukları görülmüş, bilim adamları hayrete düşmüştür.
D.K.) Kendinizi toksinlerden korumanız sağlıklı bir yaşam biçiminin
benimsenmesinde can alıcı bir adımdır."
7-Prof Dr. Aysel Kavas (Sağlıklı
Yaşam için Doğru Beslenme, Literatür Yayınları, s.70):
"Çevremizde havanın, suyun, toprağın kirliliğine neden olan her
türlü kimyasal madde serbest radikal olarak davranır ve hücrelere
zarar verir. Örneğin, daha çok egzoz dumanında bulunan, en yoğun ve
yaygın çevre kirleticisi olan azot dioksit, C vitamininin hızlı bir biçimde
bozulmasına neden olur. Ozon, hücre zarındaki yağ asitlerini ve E
vitaminini hedefler. Bu iki vitamin de vücudu korumak için kendilerini
feda ettiklerinden çevre kirliliği fazla olan yerlerde yaşayanların
ekstra C ve E vitaminleri almaları gerekir."
8-Maurice Mességué, Fransız
çevreci ve bitkibilimci (Tabiat Haklıdır, E yayınları, s:14-37):
"Kimyadan fazla anlamam. Piyasada serbestçe satılan tarım ilaçlarının
öldürücü özelliklerini tümüyle açıklamaya gücüm yetmez. Ama bu
ilaçların içinde neler olduğunu anlamak için bilgin olmak gerekmez. Günümüzde
kocasını, kaynanasını öldürmek artık işten bile değil. Öldürmek
istediğiniz kimseyi, böcekleri ilaçlamak bahanesiyle tarlaya götürüp
de, maske, eldiven ve gözlük taktırmadan, ilaç püskürttünüz mü işi
tamam demektir. (Yazar burada, böcek öldürücülerinin kullanım kılavuzunu
traji-komik bir üslupla aktarıyor, adeta patlayıcı bomba kullanmakla eşdeğer
bir önlemler zincirini okuyucunun dikkatine sunuyor. D.K.)
Böcek ilaçları için söylediklerimi, zararlı otları yok eden,
mantarları kurutan, kemiricileri öldüren ilaçlar için de aynen söyleyebilirim.
Ayrıca, bu ilaçlar, insanlar ve hayvanlar üzerindeki zararlı
etkilerini bir yana bıraksak bile, ortadan kaldırdıklarını iddia
ettikleri haşereyi de tümüyle yok edememektedirler.
Haşere ilaçları geliştikçe, bunlara karşı dayanıklı bir böcek türü
ortaya çıkmaktadır. Bu doğa kanunudur. Zayıf bir tür ortadan
kalkarken daha güçlüsü onun yerini almaktadır. Daha kötüsü, zararlı
böcekler gittikçe güçlenirken, yararlı olanlar silinip gitmektedir.
Yararlı böcekler, zararlıları yiyerek bir denge sağlarlardı. Ama şimdi,
meydan zararlılara kalmıştır. Doğanın dengesi bozulmuştur. Bilim
adamları şimdi bu konuya eğilmişlerdir. Tarlalarda esen bu ölüm rüzgarını
çok yakından tanıyorum. (Yazar burada, çevresinde gördüklerinden
örnekler vermekte, tarlalarında zararlının birinden kurtulayım
derken, daha beterinin istilasından çiftçinin neler çektiğini
anlatmaktadır. D.K.)
Cehennem azabı dedikleri budur. Tarlaya her yıl biraz daha ilaç
veriliyor. Zararlı böcek ve otlardan kurtulmak şöyle dursun, ortalığı
yenileri sarıyor. Fazla ilaç alan insanlar gibi toprak da gittikçe
yorgun düşüyor, uzun süre hastalık çeken kimseler gibi güçsüzleşiyor.
Topraklarımızdan kimyasal gübreyi kaldıracak olsak, alınan ürün
miktarı çok azalacaktır. Zira o zengin topraklar dinlendirilmeksizin,
zorlama yollarla kullanılmış durmuştur. Ne pahasına olursa olsun daha
fazla ürün almak için canına okunmuştur. (Yazar kitabının
ilerleyen bölümlerinde, doğal gübre kullanma, toprağı dinlendirme,
değişik ekim ve başka yöntemlerle nasıl iyi sonuçlar alınacağını
yazmaktadır.)
İlaçlamanın hışmına uğrayan yalnız topraklarımız değildir.
Sularımız da aynı dertlerle çalkalanmaktadır. Yağmurlar tarlalara püskürtülen
ilaçları alıp götürerek, kaynaklarımızı, ırmaklarımızı, göllerimizi
zehirlemektedir. Milyonlarca balık ölmekte, hayvanlarımız buralardan
su içememektedir.
Hava da öyle, doğru dürüst soluk bile alamıyoruz. Ciğerlerimize çektiğimiz
hava, otomobillerimizden, fabrikalarımızdan çıkan zehirli gazlarla karışıyor.
Köylülerin fırlatıp dereye attığı boş ilaç kutularından tutun
da, fabrikaların boşalttığı atık maddelerle bütün çevre zehre
bulanıyor.
Toprak ve suların canına okunuyor da insanlarla hayvanlar rahat mı bırakılıyorlar
sanki? Hastalıklardan korunmak ama özellikle verimi artırmak uğruna
hayvanlara kimyasal besinler veriliyor. Tabii bu işten yalnızca
hayvanlar değil, dolaylı olarak bizler de zarar görüyoruz. Sığır
vebası ve verem ortadan kalktı, ama buna karşılık hayvanlar, günümüze
kadar hiç görmedikleri yeni hastalıklara yakalanır oldular. (Yazar,
hayvanlara yersiz antibiyotik kullanımından, hormon uygulanmasına,
parazitlerden, suni dölleme sonucu oluşan hastalıklara kadar bir dizi
örnek veriyor. D.K.)
Ya insanlar? Kimyasal besinlerle yetiştirilmiş bu hayvanların etini
yiyen, bu hastalıklı hayvanların sütünü içen, bu zehirli suları
kullanan insanlara ne oluyor? (Yazar, komşuları Almanya ve İngiltere'nin
Fransa'dan akıllı çıktığını, bir çok haşere ilacını ülkelerinde
yasaklandığını söylüyor. İşte bu safhada; basında da zaman zaman
rastladığım; gelişmiş ülkelerin, kendi ülkelerinde yasaklanan tarım
ilaçlarını, gelişmekte olan ülkelere ihraç ettikleriyle ilgili söylentiler
aklıma gelmeye başlıyor. Nitekim, F.M.Lappé ve J.Collins tarafından
senelerce önce yazılmış, dünya açlık sorunlarını tüm yönleriyle
irdeleyen "FOOD FIRST" (1982) kitabının 56. sayfasını açıyorum
ve okuyorum: "Çevre Koruma Ajansı'nın verilerine göre, Amerikan
otoriteleri tarafından kabul edilmeyen veya yasaklanan 19 çeşit böcek
ilacının dış ülkelere ihraç edilmeye başlandığı tespit edilmiştir.
İngiltere ve ABD'de kullanılması çok riskli görülen bir çok tarım
ilacı genellikle 3. Dünya ülkelerine ihraç edilmektedir"!!! D.K.)
Tavuklara uygulanan ve hayvanların gelişmesini hızlandıran
hormonlara gelince, erkekler üzerinde hiç de hayırlı etkileri yok.
Onların erkeklik gücünü azaltıyorlar. İş erkekliğe gelip dayanınca
millet pek sabredemez. Bu yüzden hemen harekete geçildi, çıkarılan
bir kanunla östrojen hormonunun hayvanlara uygulanması yasaklandı. Ama
her gün gizlice ne kadar hayvana bu hormondan veriliyordur, onu da Tanrı
bilir.
Bilimin hala güçsüz kaldığı kanser ise gittikçe uygun bir ortam
buluyor. Kanser yapıcı maddeler insan hayatında gittikçe daha geniş
bir yer işgal ediyor. Sigarayı, bacalardan yayılan dumanları, zehirli
egzoz gazlarını hep biliyoruz. Ama asıl tehlike besinlerimizdeki
kimyasal maddelerden geliyor. Konservelerde ve şekerlemelerde kullanılan
boyalar, konservelerdeki pas önleyiciler, olgunlaşmayı hızlandırıcılar
(muzlara uygulanan), reçellere, meşrubata katılan bir sürü asit ve
sentetik maddeler.
Çevre kirlenmesine karşı hiç şüphesiz büyük kararlar almak hükümetlerin
işidir. Ama hükümetlere rehberlik eden yine halkın istekleridir. İlham
kaynağı, dayanak halktadır.
(Birleşmiş Milletler, açlık çeken 3. dünya ülkelerinde 2000 yılına
kadar kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasını öngörmektedir.
Zira bu ülkelerde mesele sağlıklı beslenme değil, hayatta
kalabilmektir. Bu konunun tartışılması ise ayrı bir uzmanlığı
gerektirmektedir. Bu yüzden yazar bu konuya değinmekle beraber kesin bir
yorumda bulunmamıştır. D.K.)
Okuyucularımı kuşkuya düşürür, uykularını kaçırır, onlara bir
hal çaresi gösteremezsem, bu kitabı amacından uzaklaştırmış
olurum. Çoğu zaman bana şöyle diyorlar: "İyi ama, dükkanda ne görürsek
zehirliyse, antibiyotiksiz tavuk bulunamıyorsa, pırasalar ilaçlı,
pastalar kanser yapıyorsa, çoluk çocuğumuza ne yedireceğiz?" Ben
de cevap veriyorum: "Dükkanlar, aranan malı satabilirler. Bunun için
iş ev hanımlarına düşüyor. Satıcıyı aradığımız malı
getirmeye zorlayacaksınız." Tüketici satıcının kölesi değildir
ya. Satıcı onun isteklerine boyun eğmek zorundadır. Günün birinde tüketici
şöyle derse: "Malın rengi, görünüşü umurumda değil, yiyip içtiğimin
temiz ve kaliteli olmasını istiyorum, parası neyse veririm." Satıcı
da budala değil ya, kendi kendine şöyle diyecek: "Madem müşterilerim
doğal besin istiyorlar, hemen işe sarılayım, yoksa rakiplerim benden
önce davranacak." Böylece roller değişecek. Son söz genelde alıcınındır.
Savaş, 3 raundda bitecek. Birinci raundda tüketici eğitilecek, beslenme
alışkanlıkları değiştirilecek, besin maddeleri alırken cimrilik
etmemesi öğretilecek (bunun için de, yeni bir elbise gibi bazı lükslerden
vazgeçmesi gerekebileceği, çoluk çocuğunu daha iyi beslemesinin çok
daha önemli olduğu vurgulanacak), ikinci raundda bilinçli tüketici satıcıya
isteklerini kabul ettirmeye çalışacak (gerekirse başka yerlerden alış-veriş
yapacağını söyleyerek tehdit etme yöntemlerine bile başvurarak!),
üçüncü raundda ise satıcı harekete geçecektir, bu kez de o, toptancıya,
imalatçıya, hayvan yetiştiricilere kafa tutmaya başlayacaktır:
"Kimyasal maddelerle yetişmiş şeyler istemiyorum artık, satacak
kimse bulamıyorum. Doğalı varsa alırım"!
Sanayiciler genelde bıçak kemiğe dayanmadan bir değişikliğe yanaşmazlar.
Malları piyasada müşteri bulamaz olunca kımıldanır ve ancak o zaman
bir değişikliğe yanaşırlar.
(Yazar, Fransa'da yoksul Fleurance kasabasına belediye başkanı seçildikten
sonra, kitabında öğütlediklerini bir bir uygulamaya koyar. Tamamen doğal
ürünler yetiştirmeye razı ettiği kasaba halkının bir müddet sonra
nasıl ihya olduğunu detaylarıyla anlatmaktadır. Artık çevre il ve
kasabalardan Fleurance'a, doğal ve çok daha lezzetli her tür gıdayı
almak için akın akın müşteriler yağmaktadır.)
Kaynak: Bu
sayfanın hazırlanmasında katkılarından dolayı Sn. Dicle KIZILOK'a teşekkür
ederiz |